“Bir kolyede inciler değil, önemli olan onları birleştiren iptir”

Uzun, çok uzun bir süre cepdefterimde taşıdıktan sonra, bir kitabımın başına motto olarak koydum ve son anda kaldırdım Flaubert’in canyoldaşına yazdığı mektuptan çıkıp gelmiş cümleyi: “Bir kolyede inciler değil, önemli olan onları birleştiren iptir”. Aklıbaşında, tartımlı her okur burada incinin, incilerin küçümsenmediğini görmekte gecikmez, aralarındaki görünmezleşmiş ipi görünür kılmak için kurmuştur cümlesini yazar: Birden, yoksa, onu farketmezdik ve anlarız: Bazı düşünceler oturduğunuz yerde konumunuzu hepten değiştirmenizi sağlar.

Enis Batur, Hepsi

Ölmeme Günü

“Ölmeme Günü” ile ilgili iki farklı rivayet vardır.

Birincisi;

Öncülüğünü Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın yaptığı bir grup şair, sevgilileri ve eşleri bir meyhanede buluşurlar. Gece masadaki hanımlardan birisi hastalığından ve vücudunda kalmış bir iğneden bahseder. Masa dikkatlice dinlemeye başlar. İğne kalbe çok yakın bir yerdedir, kadın iğnenin kalbine saplanmasından korkmaktadır.

Turgut Uyar daha fazla dayanamaz ve masaya bir şişe rakı ister. Turgut Uyar tüm şairlere imzalatır şişeyi ve kadına döner: “Bu şişeyi al; gelecek sene bugüne kadar sakla, 26 Mart’ta burada buluşup yine birlikte içeceğiz bu rakıyı.” der. Bu sözlerle “Ölmeme Günü” buluşmaları başlamıştır.

İkincisi;

İsa Çelik “Ölmeme Günü”nün çıkış hikayesini anlatıyor: “Yıl 1981. O dönem Barış Derneği’ndeyim, Görsel Sanatçılar Derneği kurucu üyesiyim. Bir kalabalık Neşe’de buluştuk. Tomris, “Rakı ve Özgürlük Günü diye bir şey düşündük” dedi. Ben de “Tomris, tamam, rakı ve özgürlük de, 6-7 yerden aranıyorum” dedim!

Oturduk çakıştırmaya başladık. O sırada tombalacı İsmet de geldi. Biraz bozuk… “İsmet bir ölük halin var; iyi misin?” dedim. “Ölük” de benim uydurmam bir laf. Hani umutsuzdan, mutsuzdan farklı… Tomris cevval zekâ! Bir büyük rakı söyledi. Dedi ki: “İsmet önümüzdeki yıl bugüne kadar bu rakıyı muhafaza edeceksin ve gelecek yıl açıp içeceğiz.’ Aldım rakıyı, kâğıt kapladım getirdim. O rakıyı öyle verirsek, biliyorum, alçak İsmet gidecek içecek sonra alacak başka rakıyı getirecek. Dedim ki “Herkes imzalasın, bu rakıyı bu kağıda sarıyoruz, bantlıyoruz”… Sonra imzaladık, İsmet’e verdik. Rakı ve Özgürlük lafı Dünya Ölmeme Günü oldu. Tomris’in lafıdır o… Onu kağıda sarma, imzalatma fikri benimdir. Kayıtçılığımdan işte…”

Bu şekilde gelenekselleşen, tesadüf eseri baharın da en güzel günlerine gelen “Ölmeme Günü”, seksenlerin başında başlayıp 1985′e kadar her yıl yaşatılır.

Ta ki Turgut Uyar 22 Ağustos 1985’te “ölüp”, 26 Mart 1986 “Ölmeme Günü” şişesinin boynunu bükük bırakana kadar…

Picasso ve Babası

“One evening Don José left his son a huge still life to complete. Upon his return, he found the pigeons perfectly finished, their legs so lifelike that Don José, deeply moved, brusquely handed Pablo his brushes, palette and paints, telling himself that the talent of his son was greater than his own, and that from that point on he would no longer make art.”

Picasso: Master of the New, p. 19

“televizyon okuyan” bir kapitalizme uluma

1990 yılında İstanbul Kumkapı’da, Can Yücel’le rakı içerken yazdığı şiirde de dediği gibi,

İster Manhattan’ın doğu yakasında
İster boğaz şehrinin Kumkapı’sında
Herkes yalanları söyler
Doğruları söyleyerek

(Allen Ginsberg)

küçük İSKENDER, Peyniraltı Edebiyatı #38

Şarkıları Taşımak

Yanlarına alacak pek az şeyi olanlar
taşırdı şarkıları hep
Babil’e
Mississippi’ye-
bazılarının hiçten bile daha az şeyi vardı

bedenleri kendilerinin değildi
yine de üç asır sonra, Afrika’nın derin ritimleri
kalplerinde saklanmış, kemiklerinde saklanmış,
taşıyor dünyanın şarkılarını.

Benim ülkemden gidenlere gelince
Downingsli, Rossesli kızlar
kuzeye Shetland’a giden ringa teknelerinin peşine takılmış
denizin gümüşünü yara yara
ya da Derry gemisine atlamış Ranafastlı oğlanlar,
bir barakada ip kangalları üzerinde uyuyan,
şarkılardı ruhlarının varlığı
kalplerinin değerli madeni,

onu değiş tokuş ettiler başka altınlarla,
doğru ve berrak çınlayan başka şarkılarla
günlerinin tezgâhına
fırlatıldığında.

Moya Cannon

Çeviri

Bir dilden diğerine çeviri yapma faaliyetini inceleyerek başlayalım. Günümüzde çoğunlukla teknik çeviri yapılıyor, ama ben edebi çeviriden bahsediyorum. Bireysel deneyim gerektiren metinlerin çevirisinden.

Bu faaliyete geleneksel bakış, çevirmen ya da çevirmenlerin sayfa üzerinde bir dildeki kelimeleri inceleyip sonra da bu kelimeleri başka bir dilde başka bir sayfaya yazdığı şeklinde. Bu bakışa göre, çeviri yaparken önce metin kelimesi kelimesine çeviriliyor, sonra ikinci dilbilimsel geleneklerine ve kurallarına riayet edecek şekilde uyarlanıyor ve nihayet özgün metindeki “sesin” eşdeğerini tekrar yaratmak için üzerinden geçiliyor. Çevirilerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılıyor ve çıkan sonuçlar başarılı olsa da ikinci sınıf.

Neden? Çünkü hakiki çeviri iki dil arasındaki iki yönlü ilişki değil, üçlü bir ilişkidir. Üçgenin üçüncü köşesi, özgün metin yazılmadan önce kelimelerin ardında neyin yattığıdır. Hakiki çeviri, söz öncesine dönmeyi gerektirir.

John Berger, Hoşbeş (2016)

Genel Kabul Gören Kanı

… genel kabul gören kanı biricik doğru değil, doğruluğun bütünü olsa bile; güçlü bir biçimde ve titizlikle karşı çıkılmadıkça, o kanıyı kabul edenlerin büyük çoğunluğu tarafından, rasyonel gerekçelerini fazla idrak etmeden ya da duyumsamadan bir önyargı tarzında savunulacaktır.

John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine (1859)

Düşünür ve salt bilim insanı

Yalnızca öğrenilmiş hakikat yapay bir bacak, sahte bir diş, balmumundan bir burun ya da en iyi durumda başka birinin etinden oluşturulmuş estetik bir burun gibi bize yapışıp kalır. Diğer yanda, kendimiz düşünerek edindiğimiz hakikat doğal bir organ gibidir; gerçekten bize aittir. Düşünür ile salt bilim insanı arasındaki ayrım buna dayanır. Kendisi için düşünen insanın entelektüel kazancı, bu nedenle, doğru ışık ve gölgeyle, aralıksız tonuyla ve kusursuz renk uyumuyla canlı duran güzel bir tablo gibidir. Diğer yanda salt bilim insanının entelektüel kazanımı, belki sistematik olarak düzenlenmiş, ama uyumdan, ardışıklıktan ve anlamdan yoksun parlak renklerle dolu büyük bir palet gibidir.

Arthur Schopenhauer, On Thinking for Oneself (1851)

Dört Kural

  1. Zihne şüphelenmek için hiçbir sebep kalmayacak kadar açık ve seçik sunulmayan hiçbir şeyi doğru kabul etmeyin
  2. Sorunları bölebildiğiniz kadar küçük parçalara bölün.
  3. En basit ve anlaşılabilir olanla başlayın, sonra giderek daha geniş ve karmaşık meseleleri bunun üstüne inşa edin.
  4. Hiçbir şeyin atlanmadığından emin olmak için tüm düşünce zincirini gözden geçirin.

René Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma (1637)

Nedenler Amaçlar ve Erekler (2)

Aristoteles sanat, araştırma, eylem ve arayışlarımızın tümünde iyiyi amaçladığımızı iddia eder. Amaçlarımız sadece birbirlerine, ikincil hedeflere yönelik olsaydı dairesel ve anlamsız olurdu. Eğer bunu sırf onun için yaptıysam ve onu da başka bir şey için yaptıysam ve o başka bir şeyi de sonunda belki de asıl amacım olan başka bir şey için yaptıysam ve hiçbir nihai veya genel bir hedefim yoksa o zaman daireler çiziyorum demektir. Sahip olduğum bütün küçük amaçların kendi içinde nihai bir hedefe yönelik olması gerekir. Aristoteles’e göre bu nihai hedef İyi’dir, aksi takdirde sonsuza kadar gidebilecek ikincil hedeflerle ve eylemlerin ulaşacağı nihai bir amacımın olmamasıyla karşı karşıya kalırım.

James Garvey, Yirmi Önemli Felsefe Kitabı